St. Patrick Günü Dublin’de Yeşil Olmak (Dışımızdaki İrlandalılarla Yakınlaşmalar)

İrlanda’nın durumu malum. Avrupa Birliği’ne dahil olup da Schengen’e dahil olmayan her ülke gibi biraz uzak, yalnız ve güzel bir ülke. En azından Türkiyeliler için. İrlanda, vize başvurusunda Türkiyeliden istenen belge sıralamasında 25 belgelik muhteşem skoruyla birinci sırada. Neyse ki birkaç sene önce uygulamaya başladıkları yeni bir politikayla, geçerli bir İngiltere vizesine sahip olan Türk vatandaşlarını vizesiz kabul ediyorlar.

Benim gibi bir gezgine bu fırsatı değerlendirmemek yakışmazdı. Bir konferans için alınmış ancak son dakika iptali nedeniyle hiç kullanılmamış İngiltere vizesi, bu yıl mucizevi bir şekilde haftasonuna gelen 17 Mart’daki St Patrick gününü Dublin’de karşılamaya müsaitti. İşin ilginci hayatımın ilk yurtdışı gezisini de tam 10 yıl önce, yine St Patrick gününde Liverpool’a yapmış, orada tanıştığım ve beraber Guinness yudumladığım bar gediklisi Livırpullulardan “Ah şimdi Dublin’de olmak vardı” serzenişini işitmiş ve bir köşeye yazmıştım.

Cuma gecesi iş çıkışı Londra’ya THY ile uçup ertesi sabah da erkenden Biritish Airways uçuşuyla Dublin’e indim. (İngiltere vizesi alıp hiç kullanılmamış İngiltere vizesi ile direkt İrlanda’ya girilemiyor, daha önce en az bir gün İngiltere’de kalmış olmalısınız). İngiltere’den hava yoluyla İrlanda’ya girişte pasaport kontrolü var. (Kuzey İrlanda’dan karayoluyla girerseniz kontrol olacağını ise HİÇ sanmıyorum). Ama İrlanda’dan İngiltere’ye uçuşlarda pasaport kontrolü yok. Pasaport polisi neden geldin diye sorunca “St Patrick kutlamaya geldim” diyorum, “ooo brother” diye yanaklarımdan öpecek oluyor, “are we irish? are we green?” diye tezaruhata meylediyor, bi ona bi kendime bakıyorum, yeterince yeşil değiliz, ama onun irish olduğu kesin. Bu primitif düşüncelerimi kendime saklayıp berikine tenk yu der ve uzaklaşırım. Kendime not: İrlandalılar St Patrick gününü coşkuyla seviyor olmalılar.

tintin-in-dublin
Bunu Dublin'de bir elektrik panosu üzerinde çizilmiş gördüm, bence şehrin sembolü budur!

Dublin havaalanı şehir merkezinden yaklaşık 10 km uzakta. Şehirde metro sistemi olmadığından havaalanı-merkez arası ulaşım çift katlı yeşil otobüslerle yapılıyor. Tek yön ücret 6Euro, gidiş dönüş 10Euro. Yolculuk yarım saat kadar sürüyor, bunu da büyük kısmı bir yeraltı tünelinde geçiyor. Dışarı çıkınca bir bakıyorum, gelmişiz. Dublin’in bildiğim mahalleleri Temple Bar’dan ibaret. Buna rağmen orada inmeyip, son durağa yakın, nehir kenarı bir durakta iniyorum ki bildiğim yöne doğru, daha çok şey görerek yürüyebileyim.

St Patrick haftasonu olmasına rağmen ortalık yeterince şenlikli gelmiyor bana. Sokaklar sessiz, sakin. Süslemeydi, bina giydirmeydi, taktı, çelenkti. Hiç böyle şeyler yok. Sabahın körü olduğu için ve muhtemelen şehir sakinleri Cuma gecesini boş geçmedikleri için sokaklarda insan da yok. Temple Bar muhitine doğru biraz sokak aralarından, biraz dere kenarından (Liffey Deresi) ilerliyorum. Yürürken geçtiğim bu bölge, Dublin kentinin ilk kurulduğu, Dublinia/Viking Quarter adı verilen Ortaçağ mimarisi yapıları barındıran bölge. Kuzey Britanya, İrlanda ve civarlarındaki adalara olduğu gibi buraya da ilk kez Vikingler yerleşmişler. Dublinia’da Viking uygarlığını anlatan bir de Viking müzesi bulunuyor.

dublinia-viking-quarter
Dublin'in Ortaçağ Bölgesi ve Dublinia

Temple Bar’a yürürken ilk şehir yerlisi ile Liffey kenarında iletişim kuruyorum. Üstü başı dökük, alkolden mi bedensel rahatsızlıktan mı anlamadığım biçimde salınan şahıs sakat güvercinlere ve martılara yem veriyor. Kimsenin kuşları beslemediğinden şikayetçi. Türkiye’den geldiğimi duyunca şaşırıyor, Dublin’de dikkatli olmam konusunda beni uyarıyor. İçimden “Ben Türkiye’de, İstanbul’da bile bu yaşıma kadar hayatta kaldım” diyorum, bana hiçbirşey olmaz.

liffey-river-banks-dublin
Liffey Nehri

Temple Bar Dublin’in gece hayatının merkezi. Dublin’in ünlü bar ve publarından, klüplerinden birçoğu, birkaç sokak ve caddeden ibaret, sadece yaya trafiğine açık bu alanda yer alıyor. Barların hepsi kapalı ancak Cuma gecesinin eğlencesinin hayaleti halen sokaklarda koklanabiliyor. O kokuyu taşıyan da Cumartesi gecesinin hayalinden başkası değil. Esnafın çoğu ise ardına kadar açık: berberler, bakkallar, cafeler, müzik dükkanları, hediyelikçiler. İrlandalılar çalışkan insanlar. Bu tespiti elde etmek için bir haftasonu Dublin’de olmak yeterli. Ama diğer yandan burada tanıştığım insanların, özellikle de gençlerin pek çoğu Dublin’de yaşıyor olmaktan pek mutlu değiller. St Patrick için Londra’dan geldiğimi söylediğimde pis pis gülüp, “keşke Londra’da kalsaydım diyeceksin” diyenlerin sayısı bir hayli fazla. Bana göre Dublin çok güzel bir şehir. Kompakt ve daha güzel bir İzmir versiyonu gibi. St Patrick haftasonu olmasına rağmen çok kalabalık değil, trafik kabusu yok, havası temiz, doğası yeşil, sosyal ve kültürel hayatı canlı, içki ve eğlence kültürü gelişmiş, binaları güzel ve iyi korunmuş. Bunların hangisini insan bir Türkiye metropolünde bulabilir ki?

Temple Bar’dan akşam tekrar dönmek üzere şehrin tarihi noktalarına direksiyon kırıyorum. Dublin kalesi adı verilen yerleşke pek kaleye benzemiyor, bir parça sur, bir de burç kalmış, üzerine 19.yy binaları yapılmış. Kalenin arka tarafında bir bahçe var. Burasının eskiden bir göl olduğunu ve Dublin şehrinin adını buradan aldığını (Dubhlinn = Kara Havuz) öğreniyorum. (Tabi bu İngilizlerin koyduğu isim, yoksa şehrin İrlanda dilindeki adı: Baile Átha Cliath) İrlanda’nın azizi St Patrick’in adını taşıyan St Patrick katedrali ve Christ Church katedrali etkileyici yapılar.

İrlanda’nın en önemli üniversitelerinden biri olan ve Temple Bar’a yakın Trinity College yerleşkesine de uğruyorum. Gerçekten çok büyük ve çok güzel bir kampüs. Burada öğrenci olmak çok güzel olmalı. Şehirde güzel ve büyük parklar da var. St Stephens Green bunlardan bir tanesi. St Patrick kortejinde yürüyecek ekipler ve bandolar, bir gün önce burada son hazırlıklarını yapıyorlar.

Kentin değişik yerlerine St Patrick festivali kapsamında kurulmuş konser sahneleri, lunaparklar falan da var. Ama bunlar Almanya’nın küçük kentlerindeki Christmas Markt’lar kadar bile şenlikli değil. Konserlere fazla ilgi yok, panayırlarda da fazla bir atraksiyon bulunmuyor. Yani Dublin’deki St Patrick kutlamalarının özü, sabaha kadar Temple Bar’da içmektir diyebiliriz.

St-Stephens-Green-St-Patrick-Preparations
Bandolar St Patrick Yürüyüşü Provalarını St Stephens Green'de Yapıyorlar

Öğlene doğru hareketlenmeye başlıyor, sokaklar yavaş yavaş doluyor. İrlanda deyince akla gelen ilk marka olan Guinness’in fabrikasını, bir bira sever olarak ziyaret etmeyi kendime görev addediyorum. Fabrika merkezden biraz uzakta, otobüsten ilk indiğim yere yakın, yürümesi biraz zaman alıyor. Varınca gördüğüm manzara upuzun bir kuyruk, yüzlerce bekleyen insan. Bu turistik kalabalık hoşuma gitmese de, gelmişken dönmemek adına (ah, insanların başına olmadık işkenceler yığan o korkunç küçük burjuva hesapçı mantığı, ah) beklemeye karar veriyorum. Acilen bira içme isteğinin de bunda etkisi var (oldukça!). Ama o bekleme faslı yaklaşık 1 saat sürüyor. İçeri girince de gerçekten korkunç bir ortamla karşılaşıyorum, akıl almaz bir kalabalık, çılgınca bir uğultu. Siyah Guinness birası nasıl yapılıyor? Bu bilgiyi ilk katta edindikten sonra, sırayla üst katlara çıkıyorsunuz. Guinness tadımı (henüz taze sağılmış Guinness: gerçekten şimdiye kadar içtiğim en lezzetli Guinness buydu, demek tazesi makbülmüş), ıktı bıktı derken ücretsiz Guinnessleri (bilet fiyatına dahil, bilet fiyatı da 15Euro) götüreceğimiz barlar en üst katta. Ama her barın önünde yine binanın girişindeki kadar bir kuyruk. “Lanet olsun beleş Guinness’inize çıkmak istiyorum buradan” dediğim anda yaklaşık 2 saatlik kayıptayım. Ne var ki yürüyen merdivenlerin hepsi yukarıya çıkıyor, aşağıya sıkış tepiş bir asansörle inmek zorunda kalıyorum. Çıkış o çıkış, koşarcasına fırlıyorum binadan. Ben ettim siz etmeyin, Guinness fabrikası mı, insanı kurutur.

guinness-storehouse-dublin

Kurumuş vaziyette Temple Bar’a sürünüyorum. İlk durağım, Guinness’e inat kendi biralarını yapan (o anda tepkiselce ihtiyacım olan şey), saygın bir Pub olan Portherhouse. (Guinness isteyen turistlere çıkışıyorlar burada) Barda yanımda oturan ve TV’de İrlanda’nın rugby milli maçını izleyen amcanın tavsiyesi ile Porterhouse Oyster Stout söylüyorum. Guinness’den çok çok daha güzel bir Stout bu. Yanında da İrlanda yahnisi; günün Guinness fabrikası yüzünden geç gelen ilk birası ve ilk yemeği. Sonrasında otele gidip çantayı bırakıyor ve indiren akşamla birlikte pub turuma çıkıyorum. Temple Bar’dan epey uzakta olan ama otele yakın olan Cobblestone ilk durak oluyor. Küçük, bir hayli dolu ama sıcak bir mekan. İrlanda publarının birçoğunun ortak bir özelliği var ve bizim alışık olmadığımız bir özellik: publarda herhangibir şekilde müzik yayını yok, müzik sistemi de yok. İnsanlar sohbet ediyorlar ve biralarını içiyorlar, o kadar. Cobblestone da böyle bir yer. St Patrick hatrına mıdır bilinmez, canlı Irish müziği çalan bir grup var sadece, onların sesi de müzik sistemi olmadığından derinden geliyor zaten. Bira turunun sonraki duraklarında farkediyorum, Cobblestone’da bira da ucuz (burada 3.5Euro, diğer yerlerde 4.5Euro civarı). Cobblestone’dan yakındaki, Liffey nehrine yakın bir çıkmaz sokağın dibindeki Frank Ryan’s Pub’a geçiyorum. Burası Dublin’in gece kalabalığına rağmen çok sakin, efendi uslu ve keyifle içilen bir mekan. Burayı da çok beğeniyorum. En çok beğendiğim bir diğer Pub’da Liffey kenarındaki, Temple Bar’a yakın ama Temple Bar dışındaki O’Sheas oluyor. Burası tam hayalimdeki, o salaş ve büyük pub, yine yerel grup harici müzik yok, insanlar çoluk çocuk gelmişler (daha çok yerlilerin geldiği mekanlar bu saydıklarım, O’Sheas da öyle), hem yemek yiyor, hem dansediyor hem şarkı söylüyorlar. Ayrıca İrlanda’da barlarda sigara içilemediği için mekanın avlusu da çok kullanışlı geliyor.

osheas-dublin
O'Sheas Merchant Pub

Sonrasında Temple Bar’daki barlarda turumu devam ettiriyorum. İşte, gecenin indirdiği bu saatlerde, gündüz sakin olan bu sokaklar tamamen delirmiş durumda. Yeşiller içinde, dünyanın birçok yerinden gelmiş birçok insan, kentin yerlisi İrlandalılar, hepsi birlikte şarkılar söyleyip dansederek, deliler gibi içiyorlar. Mekanlar tıklım tıklım dolu, ama sokaklar daha da dolu. 13 birayla tamamladığım geceden bir hayli eğlenmiş, kafası şişmiş, ama mutlu ve çok daha önemlisi tek parça halinde otele dönmeyi başarıyorum.

st-patrick-temple-bar-nighttime
Temple Bar - Gece
temple-bar-street-musician
Eleman kaptırmış, sonlara doğru dişiyle çalıyor

Ertesi gün, yani St Patrick günü, Dublin havası ağırlaşıyor. Sürekli bir yağmur, yürüyüşün başlayacağı saate doğru da kar atmaya başlıyor. St Patrick yürüyüşünün yapılacağı caddeler bariyerlerle kapatılmış. Fotoğraf çekebileceğim bir nokta bulmak zor oluyor, çünkü kalabalık yürüyüşten saatler önce yerini almış, beklemede. Güç bela bir yer buluyorum ama hava giderek soğuyor, yürüyüş de başlamak bilmiyor. Bir saatlik bekleyişin ardından başladığında ise gece tanıştığım İrlandalıların pis gülüşleri ve “Londra’da kalsaydım daha iyiydi yiydi iydi di…” biçiminde çınlayan sözleri aklıma geliyor. İster istemez gülüyorum. O kadar insanın saatlerce beklediği bu yürüyüş faslı, üstüne yeşil pırtıları geçiren, akşam içkiyi fazla kaçırmış, çeşitli uluslardan tiplerin İlkokul müsameresi, neşe dolu ve iyi niyetli bir 23 Nisan kortejinden farklı değil. Ne bekliyordun ki zaten, Rio karnavalı mı? This is Irish! This is Green!

st-patrick-parade-2013-dublin
St Patrick Festivali Dublin Festival Yürüyüşü

Sipker sürekli bağırıyor: Are we Irish? Are we all green today? (Bugün hepimiz İrlandalı mıyız? Bugün hepimiz yeşil miyiz?) O anda üstüme bakıyorum, hakkatten yeşilim, çekmişim yeşil atkıları t-shirtleri, bildiğin yeşilim. Mustafa Denizli’ye inat, YEEES, YEEES diye haykırıyorum. Bir süre sonra bu coşkulu ve soyut eğlence yormaya başlıyor, epey de üşümüşüm, Temple Bar’a doğru kırıyorum. Temple Bar mahallesi bomboş, herkes geçitte olduğu için mekanlar müsait, kafama göre içki turuna dün gece kaldığım yerden devam. O’Sheas’e uğrayıp son içkilerimi ve beraberinde Irish usülü midyeleri götürüyorum. Sigara avlusunda giderayak bir sürü insanla tanışıyorum. Belfast’dan gelmiş kuzey irlandalılar, İskoçya’dan gelmiş Scottlar (Scottlarla anlaşabilmek için Kuzey İrlandalıların tercümesine gerek duyuyorum yalnız), İngilizler, lokaller. Birkaç saat ayak üstü sohbetin ardından geldiğim otobüsle hava alanına geri dönüyorum.

ingilizce-hocama-not
Ortaokul İngilizce Hocama Not - "Persons" diye birşey varmış, siz mi iyi biliceksiniz İrlandalılar mı? (Ayrıca disabled koltuğuna oturduğum da doğrudur)

Dublin güzel, rahat, St Patrick kalabalığına rağmen sakin, düzenli, eğlenceli bir şehir. Boşuna “Avrupa’da yaşanacak en iyi şehirler” listesinde birinci sırada yer almıyor yani. Bir nedeni var. Dublin’de St Patrick kutlamanın öyle abartılacak bir yanı da pek yok. Başka, normal bir zamanda da gelseniz, bu
şehirden aynı biçimde keyif alabileceğinize eminim.

Gokhan Toka
Traveler, snowboarder, horror movies geek, photographer, digital marketing freelancer... father for DD.
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube