Üsküp’de Bir Gün

Üsküp’e güneşli bir Cumartesi günü öğleninde THY’nin promosyonlu tarifelerinden biri ile vardım. Aylardan Mart, yıllardan 2012 idi. Türkler haricinde kalanlar içinde Latin alfabesi kullananlarının Skopje olarak, Kril alfabesi kullananların ise Скопје olarak yazıp okuduğu yaklaşık 500,000 nüfuslu Üsküp hakkında ne yalan söyleyim çok az bir araştırma yapabilmiştim. Promosyonlu olduğu sürece rastgele gezi programlarının sıkı bir uygulayıcısımdır ve aynısını size de tavsiye ederim. Yine de bu gideceğiniz yerler hakkında ön bilgi almaya engel değil. Ön yargı iyi değildir ama ön bilgi iyidir.

Üsküp Büyük İskender Hava Alanı’na (Alexander The Great Airport) inişle birlikte, sanki yanlışlıkla içhat uçuşu yapmışsınız da, Anadolu’nun güzide bir kentinin hava alanına konmuşsunuz hissine kapılabilirsiniz. Üsküp hava alanı Türkiye tarafından yapılmış ve işletmecisi de TAV. “Üsküp’ün her yanına ecdadımız çeşme yapmış” tespitli önermesinin başladığı nokta VİTRA markalı havaalanı tuvaleti musluklarıdır diyebiliriz.

Hava alanı şehir merkezine yaklaşık 20 km uzaklıkta. Metro yok. Onun dışında düzenli saatlerde işleyen tekerlekli bir toplu taşıma olup olmadığı da belirsiz. Eğer yabancı bir kente sadece bir günlüğüne gitmişseniz, hava alanı çıkışında bomboş bir araziye bakıp orada otobüs görmeye çalışmak yerine taksiye binmenizi tavsiye ederim. Nitekim ben de öyle yaptım. Alandan şehre taksiyle ulaşım size 1200 MKD (Yaklaşık 40 TL) ye patlar. Ama tabi Üsküplü Türk taksici Fuat’ın taksisine binerseniz. Gitmeden Fuat’ı arayın: 00 389 70449964. Fuat’ın akrabaları İstanbul’da oturuyor, doğma büyüme Üsküplü ve çok da güzel Türkçe konuşuyor.

Eski Üsküp'e aradan bir bakış
Eski Üsküp'e aradan bir bakış

Zaten Üsküp Avrupa’da olup da Türkçe konuşarak anlaşabileceğiniz nadir şehirlerden bir tanesi. Vardar ırmağının siyah ve beyaz gibi ikiye böldüğü Üsküp şehrinin Osmanlı izleri taşıyan kuzey yakasında, yani eski şehirde, Türkçe konuşarak esnafın çoğu ile iletişim kurabilirsiniz. Kentte Türkler bir hayli azınlıkta kalmış olsa da özellikle Eski Şehir yakasındaki hemen tüm esnaf az çok Türkçe konuşup anlayabiliyor, onları kendi aralarında da Türkçe konuşurken duyabilirsiniz.

Üsküp'de bir han
Üsküp'de bir han

1912’deki Balkan Savaşı’na kadar 500 yıldan uzun bir süre Osmanlı egemenliğinde kalan Üsküp tam bir Türk kenti gibi. Migros’dan Ziraat Bankası’na, birçok Türk şirketinin de kentte faaliyetleri var, dolayısıyla kentin ister eski ister yeni yakasında olun, Türkiye’den uzakta olduğunuzu hissedemeyeceksiniz.

Bit Pazar (Old Bazaar) sokakları. Hıristiyan yakasındaki uzaktaki hakim tepeye dikilmiş dev haç, size Türkiye'de olmadığınız gerçeğini hatırlatıyor
Bit Pazar (Old Bazaar) sokakları. Hıristiyan yakasındaki uzaktaki hakim tepeye dikilmiş dev haç, size Türkiye'de olmadığınız gerçeğini hatırlatıyor

Kenti gezmeye başlamak için eski kentteki Bit Pazar ideal bir yer. Kuyumcu, manifaturacı, lokanta ve hediyelik eşya satıcılarının sağlı sollu doldurduğu bu çarşı, Anadolu kasabalarının tarihi çarşılarının bir benzeri. Bit Pazar’ın bir ucunda Vardar ırmağı ve üzerindeki Taş Köprü, diğer ucunda ise her gün açık ve her zaman kalabalık bir semt pazarı bulunuyor. Semt pazarını da geçip, Müslüman ve Arnavut nüfusun iyice yoğunlaştığı daha fakir Gazi Baba semtine doğru ilerledikçe İstanbul’un varoşlarında olduğunuz halde insanların neden Türkçe konuşmadıkları şaşkınlığına bile sürüklenebilirsiniz.

Üsküp'de Semt Pazarı
Üsküp'de Semt Pazarı

Bit Pazar’ın Vardar’a yakın olan açılışından çıkar ve sağa doğru tırmanan, cafeler, barlar ve Türkçe müzik çalan (müdavimlerinin de genelde Türkçe konuştukları) nargile cafelerin bulunduğu sokaktan ilerlerseniz, tarihi kalenin bulunduğu noktaya gelirsiniz. Ben gittiğimde kale açık değildi, ancak kalenin etrafından dolanırsanız Vardar’a, Vardar ovasına ve kente yukarıdan bakan bir görüş yakalayabilirsiniz. (Vardar Ovası türküsünün çıktığı yer işte burası, Üsküp)

Üsküp'ün Yeni (Hıristiyan) Yakası
Üsküp'ün Yeni (Hıristiyan) Yakası

Bulunduğunuz bu noktada, kentteki birbiriyle keskin biçimlerde zıt üç farklı mimari anlayışı daha iyi fark edeceksiniz. Vardar’ın kuzeyinde Osmanlı mimarisi, Vardar’ın güneyinde ise neo-klasik ve komunist mimari örnekleri, bir aradalar. 1963’de kenti vuran büyük bir deprem sonucunda kentin büyük bölümü harap olmuş olsa da, sonrasında toparlanmış. Depremden Eski Şehir’deki Osmanlı yapıları da zarar görmüş olsa da yine de yüzlerce yıl öncesinin mimari ustalığı sayesinde belli bir ruhu yansıtacak biçimde ayakta kalmayı başarmışlar. Ancak anlaşılan o ki, 2.dünya savaşı sonrasında ve Makedonya Yugoslavya bayrağı altındayken yapılan komunist dönem yapıları bu depremden ağır darbe almışlar. Neo-klasik yapılar mı? Onlar ayrı, tartışmalı ve yeni bir konu…

Vardar nehri üzerinde Taş Köprü, arkada Neoklasik inşaat
Vardar nehri üzerinde Taş Köprü, arkada Neoklasik inşaat

Kalenin bulunduğu tepeden indikten sonra taş köprüden geçerek kentin yeni (hıristiyan) yakasına geçebilirsiniz. Taş Köprü (Stone Bridge) 1451-1469 yılları arasında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış.

Stone Bridge Skopje
Taş Köprü - Gece

Yeni kente adımınızı atar atmaz Büyük İskender meydanı ve meydandaki 22 metrelik devasa Büyük İskender heykeliyle yüzleşeceksiniz. Sadece o da değil, neo-klasik mimarideki diğer devasa yapılar, Paris’teki Zafer Tagı benzeri bir şehir kapısı, heykeller heykeller… Kentin eski yakasında bir Türk olarak sizi sarıp sarmalayacak melankoli benzeri hisleri yerini şaşkınlığa bırakmakta. Yarısı müslüman ve arnavut, yarısı ise Slav olan bir ülkenin ve kentin, antik Yunan uygarlığına, Büyük İskender’e vs. bu derece meyletmesi bence biraz “tuhaf”. Sırf ülkenin adı Makedonya’dır ve binlerce yıl önce bu topraklar Makedonya topraklarında kalmıştır noktasından hereketle bu derece güçlü bir sahiplenme psikozu geçirilmesine anlam veremedim ve bu noktada Yunanlılara Makedonya ile olan konu üzerindeki sürtüşmelerinde hak verdim. Örneğin Türkiye de eski Bizans topraklarında veya antik Yunan topraklarında kurulu bir devlet, ama takdir edersiniz ki Türklerin Bizans imparatorlarının 22 metrelik heykellerini dikmeye başlaması birazcık tuhaf olurdu.

22 Metrelik Büyük İskender Heykeli
22 Metrelik Büyük İskender Heykeli

Üsküp sahip olmadığı bir kültürü sahiplenmeye çalışan, kültürel açıdan terk edilmiş, öksüz bir kent. 500 yıllık Osmanlı hakimiyetinde bütünüyle bir Türk kenti görünümüne kavuşmuş. Sonrasında öksüz kalmış. Osmanlı dönemine kıyasla çok kısa süren Komunizm dönemi kente çok fazla bir karakter katmamış. Şimdi de bu kenti yönetenler ümitsizce yapay bir kültür yaratma uğraşındalar. Bu yapay uğraş sonucunda neo-klasik mimari ve onun ölçüsüz küstahlığı ile donatılmakta olan kent bana Berlin’i hatırlatıyor. 2. Dünya savaşından önceki Berlin’in nasıl olabileceğini düşünüyorum. Üsküp’ü düşünüyorum sonra. Arada bir benzerlik mi var? Bu toprak sanki biraz gelecekteki huzursuzluk ve çatışmaların kokusunu taşıyor gibi. Bu kent Berlin’e benzemeye ve onun gibi küstahça güzelleşmeye çalışıyor. Umarım onun geçtiği yollardan geçmek zorunda kalmaz.

Büyük İskender meydanına açılan 7 cadde var, bunların bazıları alışveriş merkezleri ve şık dükkanlar ve cafelerle dolu. Kentin eğlence mekanları da genelde bu yakada, bu caddelerde, ve meydana yakın noktalardalar. Üsküp’deki ilk ve son gecemi bu mekanların bazılarına uğrayarak geçiriyorum.

Meydana açılan şık caddelerden biri
Meydana açılan şık caddelerden biri

Ancak aradığımı yine Eski Kent’de buluyorum. Bit Pazar’ın yan kollarından birinde canlı müzik sesleriyle inleyen bir rock bar buluyorum ve dalıyorum. Mekanın adı La Kaña. İçerde Makedon bir grup kendi dillerinde söylüyor, fena değiller. Onlardan sonra çıkan grup ise İngilizce söylüyor ve çok iyiler. Progressive çalıyorlar. Konserin ardından gidip tanışıyorum, turnedeki İtalyan bir grup, isimleri Low-Fi (http://www.lowfi.it/) Pazartesi günü de İstanbul’da Peyote’de çalacaklarını öğreniyorum, görüşürüz deyip ayrılıyoruz. (Üsküp’deki bu küçük bar hınca hınç dolu olmakla birlikte Pazartesi günkü Peyote konserlerinde benle birlikte sadece üç kişi vardı)

Bit Pazar yakınlarında bir sokak lambası
Bit Pazar yakınlarında bir sokak lambası

Sonrasında üç kızla tanışıyorum. İsimleri Mimoza, Daniella ve Nataşa. Bu üç isim kentin üç döneminin parodisi gibi. Kenti iyi temsil ettiklerini düşünüp onlara takılıyorum. Yakındaki bir başka bara gidiyoruz ve şimdiye dek içtiğim en iyi White Russian’ı içiyorum. Mekanın adı Менада, içkiler çok iyi ve çok kalabalık: Менада

Vardar kenarında yürümek, bu kent Berlin'e benzemeye çalışıyor
Vardar kenarında yürümek, bu kent Berlin'e benzemeye çalışıyor

Ertesi gün kenti biraz daha arşınlayıp, Vardar boyunca uzun uzun yürüyüp sonrasında da Fuat’la birlikte hava alanına doğru, İstanbul’a geri dönmek üzere yol alıyorum. Üsküp ardımda kafası biraz karışık, çatışmalara gebe, öksüz ve hüzünlü bir kent gibi kalıyor. Bir de tabi ucuz ve lezzetli bir kent gibi. Çünkü yemeden içmeye herşey İstanbul’a göre oldukça ucuz ve bir o kadar da lezzetli.

Yeme hakkında not: Tüm Balkanlar’da olduğu gibi etler ve köfteler çok lezzetli. Börekler de öyle. Makedonlar Böreğe BÜREK diyorlar ama köfteye KÜFTE demiyorlar, dikkat. Köfteye burada KEBAP deniyor.

Taş Köprü kenarında balık avlayan adam
Taş Köprü kenarında Vardar'dan balık avlayan adam
Gokhan Toka
Traveler, snowboarder, horror movies geek, photographer, digital marketing freelancer... father for DD.
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube